Faik Öztrak, Ali Babacan, Bilge Yılmaz, Ünal Çeviköz, Namık Tan… İmamoğlu ne yapmalı

Çelik Bilgin

İngilizcede bir tabir var: “Self-fulfilling prophecy”. Türkçeye “kendi kendini gerçekleştiren kehânet” olarak çevriliyor. Kemal Kılıçdaroğlu, masaya adaylığını dayatırken, “his aides” diyebileceğimiz, yaver ya da emir erlerince ileri sürülen iddialı kehânetlerin de, bir şey kırk kez dillendirilirse olur hesabı, gerçek oluvereceğini düşünmüş olmalı. “Yüzde 60’larla kazanacağız,” ile “İlk turda bitirelim!” söylemleriyle, bunların böylesi “self-fulfilling prophecy” hâline dönüşeceği bir rüzgâr yaratabildikleri sanısına kapılıyorlardı. Oysa Kemal Bey’in adaylığına dair “Kemal Bey de kazanır,” “En çok o hak ediyor!” yollu söylemlerin gerçeğe dönüşme süreci, Kemal Bey’in adaylığının dayatılabilmesiyle sınırlı kaldı. “Kırk kere söylersek herkesi inandırır, gerçek kılarız,” düşüncesi, geldi, duvara tosladı. Duvar ise hepimizin üzerine çöktü. İlhan Uzgel’in deyimiyle, bu “kaybetme siyasetine” omuz verilmemeliydi, fakat herkeste “değişime” o kadar susamıştı ki, Kemal Bey’in adaylığı bir kez kesinleştikten sonra kimse hücum etmek istemedi.

YENİLGİYE ORTAK ÇOĞALTMAK

Meral Akşener’in öfkesi haklıydı ve yapılanları görüyor, fakat ne yapacağını bilemiyordu. 3 Mart günü bir hışımla masayı terk ettiğinde, çoktan çıkmaza girmişti, çıkmazda debelendi, fakat nafileydi. Zaten, Oray Eğin’in sözcükleriyle, “seçim bitse de kendi havuz medyamızı kursak diye Kılıçdaroğlu’na gaz veren ikinci sınıf televizyon kanalları” ve yazar demeye daha önce utanmıyorsak bile artık utandığımız zevat, saldırıya hazırdı. Bazıları, “Zinhar, masaya geri alınmamalı!” buyurmaktan bile geri durmadılar. Çok utandık. Meral Hanım yutkundu, hislerini içinde tuttu ve sorumlu davranmaya çalıştı. Çıkmazdan, en az “güçlendirilmiş parlamenter sistem” kadar garip bir başka “formül” çıkardılar. “Altı artı iki” dediler ve kendine güvensiz Kılıçdaroğlu’nun peşine, beş diğer genel başkan yetmezmiş gibi, bir de iki anakent belediye başkanımızı taktılar. Yapılan, yenilgiye ortak olmak ve ortak yapmaktı. Şimdi Kemal Bey, Sözcü Televizyonunda, “Belediye başkanları da bizimleydi. Sonuç değişmedi,” diyebiliyor. Ekrem ve Mansur Bey’ler, Kemal Bey’in “iyi insan” olduğuna iman ile, vefa borçları olduğunu düşündüler. Oysa bugün hem Kemal hem de Ekrem Beyler, “Kişiye endeksli düşünmemeliyiz” buyuruyorlar.

“KİŞİYE ENDEKSLİLİK” MESELESİ

Kemal Bey’in “iyi insan” olduğu doğru değildir ve Gülenistlerin “internet andıcı” diyerek sonradan Türkiye’nin yirmi altıncı genelkurmay başkanının da dâhil edilebildiği bir tutsak alma operasyonu için, “Orada suç var,” diyebilmiş biridir. Subayların hayatta kalanları ve eşlerinden sorulabilir. Bir dönem, “Gülen’in savcı ve hâkimleri” demeye dili varmıyor, “iktidarın yargıçları” diyordu. Kemal Bey, “kişi eksenli” derken, kendisinin eleştirilmemesini, başarısızlığı karşısında istifasının istenmemesini bekliyor. Yoksa “Recep Bey” derken de, o Recep Bey’in “Bay Kemal” söylemini benimserken de, ya da “Ben Kemal. Geliyorum!” derken de “kişiye endekslilik” umurunda değildi. Ekrem Bey ise bir yandan Kemal Bey’e vefa borçlu olduğu düşüncesinden sıyrılamayarak onu incitmeme kaygısından, diğer yandan ise “Kişileri aşan bir değişim ihtiyacı, bir sistem tarifliyoruz,” sözleriyle işaret ettiği hakikatten dolayı, “kişiye endeksli olmama” vurgusu yapmak zorunda hissediyor. Oysa hem Kemal Bey’in yenilgisine ortak olurken hem de halen incitmekten kaçınırken son derece kişisel ve “kişiye endeksli” hareket etmiş oluyor. Yurt sevgisi ve Türkiye’nin değişim ihtiyacı, feodal sadakat bağıtlarının üstünde tutulmalıydı ve tutulmalıdır.

“KİŞİYE ENDEKSLİ” DEĞİŞİM DE VEFA DA OLMAZ

3 Mart hadisesinden önce, Ekrem ya da Mansur Beylerden birinin adaylığı üzerinde uzlaşılabilmiş olsaydı, “İlk turda bitirelim!” sloganına uygun bir heyecan yaratılabilirdi. Adını doğru koymak lazım: Kemal Bey ve “his aides”, adlarını anmaktan imtina ve haya ederim, inatlarıyla topluma yenilgi pompaladılar. Halkın heyecanını yok edip enerjisini emdiler. Katalizör değil, mirasyedi olmayı tercih ettiler. Mansur Bey, kendisine olan milliyetçi sevgiye rağmen, bir incognito olmayı sürdürdü ve hiç hatip olmadı. Değişim arzusunun katalizörü ve çarpanı olma görevi, Ekrem Bey’den başkasına düşmezdi. AKP bunu gördü ve set örerek suyun yönünü çevirdi. Ekrem Bey’in ilk hatası burada başladı. “Ahmak” davasını siyasi bir mitinge dönüştürme başarısını, bugün “Menzile yürüme konusunda net kararlıyım,” derken, o gün için “menzile yürümede bir adım” hâline getiremedi. Oysa Meral Hanım desteğini çok açık belli etmiş, işaretlerini ise uzun süredir vermekteydi. AKP’nin yazdığı senaryoya tutsak düşüldü ve öyle de devam edildi. Bugün Kemal Bey, “İstanbul’u geri veremeyiz,” diyerek bu tutsaklığı sürdürmeye hizmet ediyor. Ekrem Bey CHP genel başkanlığına aday olmayıp gelecek seneki yerel seçimlere odaklanmaya devam etse bile siyasi yasaklı hale gelebilir. Oysa daha meşhur davanın karar günü aday olarak ortaya çıkmalı ve her türlü engellemeye karşı hodri meydan dediğini bildirmeliydi. Ekrem Bey ve refikaları Dilek Hanım’ın, biri asil ve diğeri tedbiren aday ilan edilmeleri halinde, mahkemelerin böyle bir yasaklamaya cüret edemeyecekleri, etseler bile AKP açısından son derece sancılı olabilecek ciddi bir meşruiyet krizi durumu yaratacakları aşikardı. Kemal Bey’in, maksatlı Almanya ziyaretinden dönüşü sonrası görüştüğü Ekrem Bey’e hitaben, defalarca “İstanbul da İstanbul” demesi de boşuna değildi. Ekrem Bey’in bunları gördüğünü biliyor, duyuyoruz. “Kişilere bağlı olmayan değişim ve sistem” vurgusuyla tutarlı olmak, “kişilere bağlı” ve geldiğimiz aşamada manasızlaşmış vefa prangasını söküp atmak durumundadır. Kemal Bey ile seçimden sonra iki kez görüşen Ekrem Bey’in Ankara’da üçüncü kez görüşecek olması, akla sadece Kemal Bey’in dinleyip dinleyip kendi bildiğini okuduğu sayısız örneği getirmektedir. Davutoğlu’yla 2015’teki “istikşafi” görüşmeler de bu minvaldedir.

“SİSTEM TARİFLEME” İHTİYACI

Ekrem Bey’in bir diğer yapması gereken ise, Kemal Bey ile de tutmadığı görülen, altı boş “sevgi” ve “kalp” siyasetinin terk edilmesidir. Ekrem Bey, kendi ifadesiyle, ilk kez bir anlayış “tarifliyor”: “Esas olan; sistem önemlidir. Kişilere bağlı değil, kurduğunuz sistem, kurduğunuz anlayış, ortaya koyduğunuz görüşle başarı elde edebilirsiniz. … Halkı önceleyen, herkesin almak istediği hizmeti bulabildiği bir süreci, kendine ait bir kurum olduğunu kavrayabilen ve devlet yönetimi, kamu yönetimi, bir şehrin yönetimi noktasında bir süreç tarif ediyoruz, bir sistem tarifliyoruz. … Yoksa kişilere bağlı ya da bir belediye başkanına ya da bir lidere bağlı süreçler, onun ömrüyle ya da onun süresiyle kısıtlı kalır. Biz, ülkemizde bir sistem vadediyoruz. Bu bir değişimdir. Yani bu değişim, kalıcı bir değişimdir. … Bu bağlamda ben, bu değişimi var etmenin, başta kendi partim olmak üzere, bütün muhalefetin inşası yönünde bir durum olduğunu ifade ettim ve etmeye devam ediyorum. Ben, idealleriyle yaşayan bir insanım. İdeallerimin vücut bulduğu siyasi partinin de bu yönde adım atmasını ısrarla, asla vazgeçmeden istemeye devam edeceğim. Değişim şarttır. … Menzile yürüme hususunda net olarak kararlıyım. Asla kişilere bağlı bir düzenin değil, kalıcı bir demokrasi düzeninin bu ülkede var olması için, bunun partimizde de var olması yönünde kararlıyım.” Buna, bir zamanların kullanışlı aptallarının ifadesinin tersi doğru olan şekliyle, “Evet, ama yetmez!” demek gerekiyor.

EKREM BEY’E DÜŞEN…

Ekrem Bey’in “tarifliyoruz” dediği “süreç” ve “sistemin” tarifi bu cümlelerde mevcut değil. İpuçları ise İstanbul’daki icraatından sezilebiliyor. Mansur Bey’in eski ülkücülerle yürümeye çalıştığı yolun aksine, Ekrem Bey İstanbul’da çağdaş sosyal demokrat belediyecilik anlayışını hayata geçirmeye gayret ediyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları’ndan tutun, mevzuata aykırı işgal sahibi sahil büfelerine ve kaçak pek çok cemaat, tarikat, vakıf ve dernek yapısına karşı kararlı duruş sergilenmesine varıncaya, halka uygun fiyata karnını doyurabileceği temiz ve nezih restoranlar sunmaya dek, bu “sürecin” ve “sistemin” ipuçları sezilebiliyor. Ekrem Bey bunları sloganlara boğmaksızın yapıyor, fakat artık daha açık “tariflemesi” gerekiyor. Hele ki, “menzile yürüme hususunda net olarak kararlı” ise, artık ulusal düzeyde “tariflemesi” gerekiyor. Mehmet Şimşek ile Hafize Gaye Erkan’dan farklı ne yapacakları merak konusu olan Faik Öztrak, Ali Babacan ve Bilge Yılmaz’ın ötesinde emekçi eksenli bir ekonomi politik programla ortaya çıkması gerekiyor. Farklı kimliklere açılmayı, o kimliklerin temsilcisi addedilen partilerle at pazarlıklarına girmeksizin, o kitleleri bu partilere mahkûm gibi görmeksizin yapmayı gündemine alması gerekiyor. Michalengelo’ya atfedilen sözdeki gibi, yeni ve güzel bir ittifak için fazlalıkların atılması gerekiyor. Suudi Arabistan ile İran’ın Çin yardımıyla yeniden diplomatik ilişki kurmaya çalıştıkları bir dünyada, Namık Tan-Ünal Çeviköz şablonunun ötesine geçebilen bir dış politika anlayışını ortaya koyması gerekiyor. Tüm bunları yapabilmesi içinse, kendi deyimiyle, ilk önce “kişilere bağlılıktan” kurtulması gerekiyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir